Kim bilir belki de yakın zamanda km ce uzakta bulunan sabit disklere küçücük kameralar yada gözlüklerle çektiğimiz görüntüleri gönderip fotoğrafları depolayabileceğiz. Fakat gerçek olan bir şey var ki kameralar ne kadar gelişir ise gelişsin, hayatın içinden görüntünün seçilmesi estetik bakışı ve yorumlanması insana ait bir özellik olarak yaratıcılığını koruyacak tek unsur kalacaktır. Kameralar ve görüntüleme sistemleri uzun süreçli bu tarihsel sancılarının ardından artık günümüzde çok hızlı baş döndürücü gelişmelerine devam etmekteve kapitalizmin acımasız yarışı içerisinde yepyeni imkanları fotoğraf çekmek isteyenlerin kullanımına sunmaktadır.
Fotoğrafın diğer evrensel sancılarından birisi de fotoğrafın hayatımıza girmesi ile başlayan süreçte amacı ve maksadı ile aldığı yoldur. İlk yıllarında uzun pozlama sürelerine rağmen fotoğraf bir portre aracı olarak serüvenine başlarken, Robert Cornelius'un 1839 ‘ da çektiği bu fotoğraf tarihin ilk selfie'si devam eden süreçte belge, istihbarat, habercilik amaçlarından sonra, ilk sanatsal çalışmalarını resmin tarihi sürecinde ki gibi, dinsel temalı çalışmalarla başlamıştır. Günümüze kadar gelen çalışmaların sonunda fotoğraf halen bir çok alanda belge niteliği yanında, çeşitli sınıflandırmalar ile türlere ayrılmıştır.

Ticari amaçla yapılan fotoğraf çalışmaları dışında kalan bu türler, kişilerin görsel algılama yatkınlığı doğrultusunda çeşitlenirken teknolojik gelişmelere parelel olarak yeni çekim türleri oluşmakta ve yapılan çalışmalar hızla tüketilerek fotoğrafçıları yeni arayışlara doğru yönlendirmektedir. Fotoğraf, belgesel ve haber niteliğinin yanında, evrensel bir dil olması itibari ile sanatsal çalışmalar içinde kullanımına halen devam edilmektedir .
Yukarıdaki iki süreç ayrı ayrı incelendiğinde, kitaplar dolusu yazılacak bilgi ve tarihsel döneme sahiptir. Teknolojik ve kavramsal süreçlerin sancısından daha fazla olan bir sancı var ki kısıtlı bir zamanda var olan insan oğlunun bu zaman aralığında yaşadığı kişisel fotoğraf sancıları, belki de fotoğrafın en çok sorgulanması gereken yönüdür.
Bu yazım da , bu konuya biraz daha teferruatlı olarak değinmek istiyorum, çünkü fotoğrafa başlayan her bireyin kendi içinde aşağı yukarı yaşadığı benzer gelişmeler çerçevesinde büyük bir merakla ve istekle başlanan fotoğraf merakından ayrılmalar, uzaklaşmalar, isteksizlikler, başarısızlıklar ve tatmin olunamayan durumlar oluşmaktadır.
Fotoğraf, ışıkla yazmak, işte bu sihirli kelime,etkili bir fotoğrafla tanışan bir çok insanın, büyüsüne kapılarak heyecanla peşine düştüğü sancılı serüven. İnsanın görme sistemi, yansıyan ışıklar üzerinden oluşmaktadır. Esasen görme sistemimizin bir kopyası olan kameralar, harika bir görme sistemine sahip olan insanın yeteneği karşından hala elektronik ya da mekanik davranışlar ile taklitten ibarettir.
Doğru bir başlangıç için kelimenin anlamı ile yola çıkmak kadar kelimenin içindeki ışığı çok doğru kavramak gerekiyor. Doğal ya da yapay ışık kaynakları içinde bulunan fotonların, bir yüzeye çarptıktan sonraki gözümüze yansıyan kısmında ki ışığı renkleri görüyoruz. Peki ışığın içinde hapsolan, sahiplenilen renklerin dışında kalan ve madde tarafından ret edilerek dışarıya yansıtılan rengi gördüğümüzde ne düşünüyoruz. Mesela, kırımızı bir gül gördüğümüz de, çoğumuz içimizden ne güzel kırmızı bir gül diyerek, kırmızı renge anlamlar yükleyip duygularımızın temsili olarak bakıyoruz. Bir de şu açıdan bakalım , kırmızı gülün özünde kırmızı hariç tüm renkler kalırken çiçeğin kendinden kovduğu kırmızıyı güzel kabul etmek maddenin kabul ettiği renkleri ret etmek anlamına da gelir.
Burada Halil Cibran ‘ ın sözünü anımsatmak istiyorum , "Yalnız açığa çıkan ışığı görebiliyorsan … Yalnız söylenen sesi duyabiliyorsan… Ne görebiliyorsun , ne duyabiliyorsun . "
İşte fotoğrafın başlangıç ve en büyük sancısı da budur. Her fotoğraf serüveninin başında insanın kendisine sorması gereken temel soru da bu olmalı. Fotoğraf makinesi ile sadece her kesin gördüğünü görecekseniz, her kesin duyduğunu duyacaksanız, aslında çokta bir şey yapamayacaksınız .
Fotoğraf sevdasının başlangıcında ki en büyük sorun kamera ve ekipman seçimleri ile başlar. Bu süreçte konuya ve teknik detaylara yabancı olan kişilerin bu safhadaki gerginlikleri çok yorucudur. Kısıtlı yada yeterli imkanla alınacak olan kameranın bütçelerinin karşılığında ki en iyisi olması beklenir. Araştırmalar yapılır ama mutlaka bir tanıdık tavsiyesi istenir. İşte burada yardım istenen kişisinin bilgi ve tecrübesi çok önemlidir. Genel olarak kişiler kullandıkları ve alışkın oldukları kameraların en iyisi olduğundan bahisle tavsiyelerde bulunurlar. Bu dönemde bir yıl önce harikalar yarattığı düşünülen kamera sistemleri yerle bir edilir. Şu anda kullandıkları kameralarında bir kaç yıl sonra uğrayacağı akıbet de budur aslında. Kameraların ve en önemlisi lens seçeneklerinin imkanlarını ret etmek doğru bir yaklaşım olamaz. Fakat fotoğrafın bütün başarı öyküsünü bu sistemler ile elde edildiğini savunmak ve olmazsa olmaz görmek ise büyük bir yanılgıdan ibarettir. Başlangıç aşamasında ki bu en zor süreç imkanlar , araştırmalar ve tavsiyeler sonrasında aşılarak ikinci sancı evresi olan öğrenme başlar. Bu aşamada kamera sistemlerinin temel özellikleri ve fotoğrafı oluşturan bileşenlerin öğrenilmesi , ayarlar , kompozisyon , ışık kullanımı gibi fotoğrafın temel kavramları üzerinde bilgilenme dönemidir. Bu kısım ben bunu yapamayacağım diyenlerin pes ettiği ama başarılı olanların kendisini fotoğraf dâhisi hissettiği dönemdir. Çekilen ilk fotoğraflar kişiye geçici bir mutluluk verir ve zamanla bunların yeterli olmadığının farkına varılır. Bu aşamayı geçenler çok çalışarak ve araştırarak bilgilerini artırıp süreci daha hızlı geçebilirler. Kimisi kendisini acımasızca eleştirirken, kimisi de kendisine fazla övgüler atfeder. Hataların en çok yapıldığı kırılgan bir dönemdir bu .
Sancılar giderek artmaya başladıkça, aslında fotoğrafta alınan yolda ilerlemenin başladığı zamandır. Denemeler, çalışmalar , her görülenin çekilmeye değer bulunmasının ardından, ışığın sihrinin farkına varılır ve daha doğru ışık zamanlarında üzerinde daha çok düşünülerek oluşturulan fotoğraf karelerine ulaşılmaya başlanır. Artık teknik ilerlemiş, ekipmanların ayrıntıları detayları yerine oturmuş ve fotoğraf için katlanarak büyüyen bilgilere ulaşılmaya başlanmıştır. Çekilen fotoğrafların düzenlemesi içinde bilgiler geliştirilerek fotoğraflar daha etkili görselliğe kavuşmuştur. Artık fotoğrafçı hayatın içinde bakış açısına göre doğru ışığı, doğru zamanlamayı, doğru seçimleri yapabilmekte ve yerleri belli, örnekleri belli olan çalışmaların benzerlerini hatta daha iyilerini oluştura bilmektedir.
Uzun bir süre bu şekilde devam edecek çalışmalar bir süre sonra yerini bıkkınlığa , yaratıcıktan yoksunluk ile moral bozukluğuna terk edecektir. Bu zaman dilimi kişinin kendi benliği ile aşabileceği süreyi belirlediği dönemdir. Bir eşiğe gelinir ve bu eşikten geçmek yada kalmak arasında tercihler sorgulanmaya başlar. Fotoğrafı hayatına ticari olarak almayanların , gazete, haber, belge niteliğinde çalışmayan kişilerin vazgeçme evresidir bu. Aslında bu nokta bence, tamda fotoğrafın başlangıç yeri sayılabilir.
Artık teknolojik ve teknik sorunlar çözülmüş , doğru kompozisyon ışık kullanımları tamamlanmış ve estetik açıdan güzel fotoğraflar ortaya konulmuş , beğeni ve ilgi tatminliği doyuma ulaşmıştır.
Peki bundan sonraki süreç ne olacaktır. Bilinen fotoğraflar taklit edilmiş aynı yerlerde fotoğraflar çekilmiş ve ışığın büyülü atmosferinde oluşturulan görseller beğeniler ile taçlandırılmıştır. Yaratıcılık , sanatsal ruh bu durumlarda devreye girip kişiyi ilerletecek yada kısır döngüye dönüşen tekrarlar içinde isteksizlik oluşacaktır.
Artık fotoğrafçının doğum sancısı başlamıştır. Çok şiddetli , acımasız ve büyük bir sancı . Fotoğrafçı için artık kendisine yönelen ışıkları görmeyi bırakıp , gösterilen fotoğrafların peşinde koşmayı terk edip , bir yola çıkma vaktidir. Bu yol ışıklar sönünce kişinin kendi içini görerek ulaşabileceği bir yoldur. Bu aşamada kişi kendini sorgulamaya başlamalı , korkularını , umutlarını , bilinç altındaki artılarını eksilerini görmeli, artık dışarıdan kameraya gelecekleri değil , içinden anlatacaklarını kamera aracılığı ile yazma sancısını duyma zamanıdır.
Bu , fotoğrafın gerçekten doğma ve en güzel zamanıdır. Şimdi elinize bir taş alın , bakın , taş sizin için ne ifade ediyor yada bir ağaç , bank , eşya, simgeler , her şeye artık içinizle bakın. Mesela taşı taş değil de kale olduğunu , yol olduğunu , ev olduğunu , köprü olduğunu , un öğüttüğünü , ateşi oluşturduğunu düşünün. Hatta ölümlerde mezarın başına dikilip sonsuzluğun o bir kaç metre karelik alanında beklediğini düşünün. Artık taş , taş değildir. Taş kalpli sözü size bir anda yersiz gelmeye başlayabilir. Sorgulamaya başlayabilir , tartışmak isteyebilir , sadece yansıyan ışığı yada sadece söylenen sözün dışındaki her şeyi duymaya başlayabilirsiniz.
Başka bir örnek daha vereyim. Bir çok yerde çok güzel eski , ilginç , renkli ve gösterişli kapılar çekebilirsiniz. Her fotoğrafçının ilk anda ilgisini çeken şeylerdir bunlar. Şunu yapın. Bir kapıyı aralayın 45 derece açıyla ve içeri geçin. Karanlık bir oda hayal edin , kapının o açısından dışarıdan içeriye harika bir ışık girdiğini . Hadi hayal edelim şimdi. O kapının aralığından sizin için oraya o harika ışıktan ne girebilir ? ne çıkabilir ? .. O aralıktan içeriye evin bir canlı dostu girebilir , sokakta oynarken kirlenmiş bir çocuk , yeni doğmuş bir bebek , bir gelin , bir hasta girebilir. Kapının siz de ki karşılığı nedir bunu sorgulayın. Güven mi ? huzur mu ? sıkıcılık mı ? uzaklaşmak istediğiniz bir yer mi ? kendinizi sorguladığınızda o kapıdan girecek onlarca fotoğraf karesi , yine o kapıdan çıkacak sayısız fotoğraf karesi hayal edip çekebilirsiniz. Hissettiklerinizi aktarabilirseniz ve izleyen kişilerde ışıkla yazdığınız görüntünün duygusal karşılığının okunmasını sağlaya bilirsiniz.
Fotoğrafçının doğum evrelerinden ilki başlangıçtır . İkinci doğumu ışığı keşfetmesi , fotoğrafı oluşturma başarısı , düzenlemeler ve seçimler ile estetik açıdan ve konusu bakımından güzel fotoğraflar çekmesidir. Son evre ise fotoğrafçının kendi ruhunu keşfederek anlatım diline ulaşması , kendi ruhunu kamera aracılığı ile ışıkla yazarak okunmaya açmasıdır . İşte fotoğrafçının gerçek doğumu da budur. Çünkü dünya sizin güzel fotoğraflarınızı görür ve görsel verilerden oluşturulan milyarlarca fotoğraf çöplüğünün içine atar. Düşünün ki dünyada her gün milyarlarca fotoğraf verisi oluşturulmaktadır . Bu kadar verinin izlenmesi yada sergilenmesi ne zaman olarak , ne de gerçekte mümkün değildir. Fakat tüm dünyada tanınan fotoğrafçılar ve akıllarda kalan fotoğraflar vardır. Bu başarıları okurken bu kişilerin harcadıkları zaman , emek ve azmin dışında kişilik olarak kendilerini çözümlediklerine yapmak istedikleri amaç doğrultusunda çalışmış olmalarına dikkat edin. Siz söz söylemeye başladığınızda ve bu sözünüz dinlenebilir olduğunda duyanlar da artacaktır. Unutmayın , dünya güzel çektiğiniz fotoğraflara bakıp geçer. Sürekli güzel fotoğraf üretilecektir. Fakat bir müze , bir galeri , sizlere elinizde ne var , mesajınız sözünüz ne dediğinde , sizin bir sözünüz bir portfolyonuz olmalıdır.
Simyacıların temel amaçları değersiz metalleri altın ya da gümüş gibi değerli metallere çevirmek ve insan vücudunu ve ruhunu olabilecek en üst, en saf ve en sağlıklı seviyeye getirerek sonsuz gençlik ve ölümsüzlüğü keşfetmekti .
Sahibi olan kişiye ölümsüzlük getirdiğine inanılan ve metalleri altına çevirdiği düşünülen felsefe taşını bulmayı başaramayan simyacılar Kimyanın temelini oluşturmuşlardı.
Kim bilir, belki de fotoğrafçılar , değersiz görünen görüntüleri, içlerindeki sanatsal bakış ile olabilecek en güzel hale getirerek , insanlara ölümsüzlük taşı değil ama baktıklarında ve okuduklarında dünyaya iyi gelecek umutlar ve sözler ortaya koyacaktır.
Fotoğrafçının biyolojik doğum günü yanında , kişisel gelişim doğumu da bir doğum günüdür. Bu doğuma ulaşanların doğum günleri kutlu olsun .
"İnsan kendisini hatırlayan son kişi kadar yaşar." diyorduk başlarken.
Sizleri hatırlatacak fotoğraflarınızın olması dileği ile.
Gılcan Mete DELİBAY